Εμφάνιση αναρτήσεων με ετικέτα Yunanistan. Εμφάνιση όλων των αναρτήσεων
Εμφάνιση αναρτήσεων με ετικέτα Yunanistan. Εμφάνιση όλων των αναρτήσεων

Δευτέρα 22 Ιουνίου 2015

Türkiye’deki Seçim Sistemi Hakkında Bazı Öneriler

Son yıllarda, Türkiye’deki seçim sistemindeki adaletsizlik toplumu bu konuda rahatsız eden bir unsur haline geldi. Ama çözüm ne olmalı? Seçim barajı gerçekten demokratik bir toplum olma yolunda ilerleyen bir ülke için demokrasinin yollarını tıkıyor. Tabi Türkiye, 90 yıldır demokrasiyi en iyi şekilde yaşadığını iddia ederken, hemen hemen bütün azınlık unsurlarını sindirdi. Bunun sebebi ise aslında demokratik bir ülke olduğunu iddia eden bir ülkede, bu her ne kadar Anayasa’da garanti altına alındıysa da bu teknik olarak ne kadar uygulanmıştır ayrı bir konu. Seçim barajının %10 olduğu bir ülkede bu ne derece demokratiktir bu sorunun tartışılması gerekir. Bunun çözümü ne olmalı ki Türkiye’deki Kamu Yönetimi çökmesin? Avrupa ülkelerindeki seçim barajlarını incelediğimizde her ülkedeki seçim barajı farklı değerlerde biçimleniyor. Peki 1980 Askeri darbesinden yakınan siyasi partiler neden bu konu hakkında yapıcı önerilerde bulunmuyor? Bazı Avrupa ülkelerinde, bu sorunun çözümü birinci siyasi güce bonus verilmesi gibi işliyor. Bu sayede kamu yönetiminde olması beklenen siyasi istikrarsızlık giderilmeye çalışıyor. Mesela Yunanistan’da, şöyle bir sistem var ; Seçim barajı %3 ve birinci siyasi güce 50 milletvekili veriyor. Bu sayede, Yunan Millet Meclisi’nde halkın her kesiminden vekiller yer buluyor. Yani, hem demokrasi bir şekilde yaşatılıyor hem de kamu yönetiminde oluşacak büyük boşluk böylece gideriliyor. Her türlü şekilde Avrupai yönetim tarzını almış olan Türkiye, seçim barajından korkmakla aslında büyük bir hata yapıyor. Meclise girmeyi başarmış olan 4 parti aslında meclisin demokratik şekilde işlediğini göstermiyor. Tam tersine 1980 Askeri Darbesi’nin getirmiş olduğu bir şekilde kamu yönetimine de vuruyor.


Κυριακή 9 Φεβρουαρίου 2014

Οι ομορφιές της Ελλάδας , Yunanistan'ın guzellikleri

Η Ελλάδα που ασχολείται με βαριά οικονομική κρίση, παρουσιάζεται στη διεθνή κοινή γνώμη μια Ελλάδα που ασχολείται μόνο με τις συγκεκριμένες καταστάσεις. Στην πραγματικότητα η ζωή συνεχίζεται και γίνονται και πολύ ωραία πράγματα αλλά το διεθνές κοινό δεν ενημερώνεται γι'αυτά! Παραδείγματος χάρην κάθε γονία της Ελλάδας παρόλο που είναι μια μίμηση του παραδείσου και όλα αυτά τα μέρη έχουν μια ξεχωριστή κουζίνα κι αυτό βάζει την Ελλάδα σε ξεχωριστό μέρος! Και η συνεχής έκθεση στην Πλατεία Συντάγματος, μας παρουσιάζει τα χρώματα της κάθε γονίας της Ελλάδας. Τρόφιμα, καλλιτεχνικές προσπάθειες από μικρές επιχειρήσεις κλπ. Αφήνωντας σας μόνους με κάποιες εικόνες από την έκθεση, πρέπει να δηλώσω πως είναι το χρέος μου να σας μεταφέρω τα χαιρετίσματα όλων των επιχειρήσεων. -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Ağır bir ekonomik krizle uğraşan Yunanistan, uluslararası alanda kendini kötü görüntülerle hissettirirken aslında Yunanistan’da olan biten güzel şeylerden toplumların pek haberi olmuyor! Mesela Yunanistan’ın her tarafı ayrı bir cennet parçası olmakla beraber, bu bölgelerin kendine has mutfakları bu ülkeyi farklı bir konuma yerleştiriyor zaten! Anayasa Meydanı’ndaki Metro girişinde kurulan uzun süreli fuar da bütün Yunanistan’ın renklerini yansıtmaya çalışıyor! Yiyecekler, Yunanistan’daki küçük işletmelerin kendilerine has sanatları vs. İşte sizi o fuardan karelerle başbaşa bırakırken o fuarda bulunan ve Yunanistan’ın bir çok köşesinden gelen işletmecilerin selamını iletmek boynumun borcu olsa gerek.


Σάββατο 12 Μαΐου 2012

Kalbimin Aynasindan Yansiyanlar I...

Beni bekleyen anılarımdan birine büyük bir sevinçle ilerlerken o evin kapısıdan ilk olarak şunları duymak neşe verici idi. ( İşte Sedat geldi! Bize gazete de getirmiş. ) Bu sözleri duymak beni mutlu ederdi. Πού είσαι βρε παιδί μου ;! Ο Πάτερ αρρώστησε αφού δεν σε είδε... Νόμισε ότι έπαθες κάτι..." (Neredesin be çocuğum?! Pater seni görmedi diye hasta oldu! Sandı ki başına bir şey geldi...) Ben de kendisine neden gidemediğimi anlattım ama akşama mutlaka orada olacağımı söyledim... Akşam biraz erken çıkıp, gazete alıp onlara gittim... Ancak Pater Filotheos her zamanki yerinde değil yine sadece gökyüzüne baktığı o yerde uzanıyordu. Yüzündeki gülümseme yerini hüzün dolu bakışlara bırakmıştı... Beni görünce yüzüne bir gülümseme geldi...Bembeyaz donuk renkli yanaklarına da renk geldi... Seviniverdi birden bire... O gün ve bir kaç gün iyi gidiyorken herşey bir gün evlerine gittiğimde değişti... Kapılarının hepten kapalı olduğunu gördüğümden "Eyvah!" dedim, yoksa Pater Filotheos ölmüş müydü ? Ama sonra öğrendiğim, şekere bağlı bir kriz geçirmiş ve hastaneye kaldırılmış... Diğer gün işten sonra hastaneye gittiğimde Pater Filotheos'un gözleri kan çanağı gibi olmuş ve yüzündeki renk gitmişti... Sanki Elimden tut ve beni kurtar der gibi bakıyordu... Karısı da bitkindi koşuşturmadan ... Pater Filotheos gazete dinleyecek durumda olmamasına rağmen ,gazeteyi okumamı istedi ...Zaten ondan sonra hergün gidemedim oraya. Çünkü O'nu o durumda görmek beni üzüyordu...


`Να ο Σεντάτης ήρθε! μας έφερε και εφημερήδα `



Pater Filotheos'un evine belirli aralıklarla gider, gazete götürür ve okurdum.Hoşuma da giderdi ona o gazeteleri okumak... Çünkü onunda hoşuna gider ve mutlu olurdu...



Pater Filotheos'u ilk tanıdığımda 14-15 yaşlarımda idim. O zaman Edirnekapı'nın Kilisesi çalışır ve çanı çalardı. Pater Filotheos konuşmayı, fazla sesi, anılarını anlatmayı pek sevmez, genelde dinlerdi... Karısı Efimia da tersine anılarını anlatır, konuşur, herkesle konuşacak 2 kelime bulurdu. Rumca'yı öğrendiğim ve kendimi ifade etmeye başladığım ilk yaz, Pater Filotheos ile geçireceğimiz son yazımız olacağını tahmin edemedim. Ama Pater Filotheos benimle konuştu...


Hem de hiç bir ayrıntıyı atlamadan... Belki o da anladı o yaz insanlarla geçireceği son yaz olduğunu ve hiç bir şey saklı kalsın istemedi...


Atina'dan geldiklerini öğrendiğimde de koşa koşa oraya gittiğim de Pater Filotheos'un ayak parmağının şeker hastalığından kesilmiş olduğunu gördüm... O'da yatağında dünyadan umudunu kesmiş olduğundan hiç bir şeyle ilgilenmiyor ve sadece gökyüzüne bakıyordu.Birgün öğrendiğim kadarıyla evlerine artık Apoyevmatini Gazetesi gelmiyormuş. Ben de her işten çıktığımda ilk önce Taksim'e gider gazete alır , sonra da evlerine gider gazeteyi okurdum. Tabi onlar her zaman gazeteyi gidip Taksim'den aldığımı öğrenmediler, öğrenemediler.. Çünkü konsolosluğa giden bir tanıdığımın getirdiğini söylüyordum...


Böylece zamanla Pater Filotheos ile aramızda çok güzel bir ilişki doğdu. Gazetede her okuduğum haberin ardından aklına gelen eski anılarını o bitkin haline rağmen anlatır, beni onu dinleyen bir sırdaşı gibi görürdü. Artık hergün beni kapının yanında ki camın kenarında oturarak bekler olmuştu...


Bir haftasonu Çınarcık'a gideceğimi ve o zaman belki Pazartesi de gelemeyeceğimi söylemiştim.Ama Salı günüde gidemediğim için Pater Filotheos beni bütün gün boyunca cam kenarında oturarak beklemiş. Ancak ben gidemeyince yine üzülmüş ve her zaman ki yerine uzanmış ama karısı dahil kimse ile konuşmamış... Ve diğer gün yatağından kalkamamış zavallı adam... Çarşamba günü eşi beni aradığında üzgün bir ses tonu ile bana yakındı ...

Hey gidi Pater Filothee... Sen ki Pazar günleri en az 2 saat ayinde ayakta dururken , şimdi ne oldu ki göz kapaklarını bile açabilecek takatin yok ?


Birgün gazetede Atina'da yaşayan Kumkapılı Rumların Türkiye'ye yaptıkları yolculuktan bahsediyordu... Ve Kapadokya'da cami olmuş bir kilisede Th Ypermaxw (Ti İpermaxw --> İstanbul'un Avar işgalinden kurtarılışı için Meryem Ana'ya teşekkürler sunan ve savaşın ardından Ayasofya'da sabaha kadar ayakta söylenen bir ilahi ) ilahisini söylediklerini yazıyordu. Ve Pater Filotheos da bu ilahiyi söyledi. Yorgun ama yıllara karşı dirençli bir sesle... Ben de sesini kaydettim...


Bu ilahiyi Türkiye'de, Yunanistan'da ve Amerika'da yüzlerce kişi Pater Filotheos'un ağzından dinlediler...


Bir gün yine onlara gazete alıp hastaneye gittiğimde oda boştu! Şoka uğradım o anda ...Hemen hemşirelere koşup sordugumda hafifçe gülümsedikten sonra ihtiyarhaneye taşındıklarını söylediler. Ohh dedim... Ve yanlarına gittiğimde , Pater Filotheos sanki o kadar çileyi çekmemiş gibi bir takım elbiseyle tekerlekli sandalyede oturuyordu... Ve eşiyle Politiki Kouzina ( İstanbul Mutfağı ) filmini izliyordu. Ve ondan sonra 1-2 defa daha gittim ve o seferler Pater Filotheos'u son defa görüşüm olmuştu. Sonra Atina'ya döndüler... 6-7 ay sonra da vefat etmiş olduğunu öğrendim, çok üzüldüm... Evini arayıp baş sağlığı dilemek istediğim her iki defa da eşi benim sesi mi duyduktan sonra gözyaşına boğuluyordu... Daha sonra da aramadım bir daha , daha fazla üzmemek için... Sonra öğrendiğim kadarıyla ben aradıktan sonra Pater Filotheos'un fotoğrafına konuşup benim onları aradığımı anlatıyormuş...



Ben o yaz Atina'ya gittiğimde yanımda biraz toprak, ve 2 tane de Apogeumatini gazetesi götürdüm ama orada kaldığım süre boyunca Kyria Efimia'yi aradiysam da ulaşamadım... Ama Pater Filotheos'un beni duyduğuna ve hissettiğine emindim... Zira Atina'ya inme amacımda Pater Filotheos idi... Ve bir bahçede ayakta iken toprağı o bahçeye serpip ona selamlarımı yolladım ... Bir parça memleket toprağı getirdim diye haykırdım...



Sonraları eşi tekrar İstanbul'a geldiği zaman bana şunu söyledi: Her telefon açışımda Pater Filotheos'un resimlerine bakıp benim aradığımı söylermiş...Ben de eşine ve kızına kendim kaydettiğim ilahiyi dinletip onu hissetmelerini istedim ... Ve bunu da başardım ... Hasretleri, gözlerinden gözyaşı olarak dökülüverdi... Üzüldüm ama bu anı yaşamaları gerekti... Bu ilahiyi bir sürü insan duymuşken, onların da duymaları gerektiğini düşündüm ... İyi de yapmışım... Zira onlardan da teşekkür sözleri duydum... İşte böyledir hayat... Onu yaşıyoruz ve sonrasında göçtüğümüzde geldi geçti bir yalana dönüyoruz... Pater Filotheos'da böyle işte ... Geldi ... Hayatımıza bir renk verdi ... Ve bizi bırakıp başka diyarlara renk vermeye gitti... Atina'nın bilmem kaç numaralı mezarlığında kızının buradan götürdüğü , ceviz ağacının yapraklarının altında kemikleri üşümeden yatıyor...

Geçenlerde de Eşi Efimia bizi bırakıp kocasını bulmaya gitmiş... Yanında biraz memleket toprağı ve 3-5 parça güllük dumanıyla... Sizce onlar İstanbul'a kaçamak yapıyorlar mıdır kiliselerin çanını çalmak için?







Κυριακή 4 Σεπτεμβρίου 2011

Gagavuzlar


Gagavuzlar, bilim ve tarih çevresi için en önemli araştırmalardan birini teşkil etmeleri gerekirdi. Bu halk, bir çok halk tarafından, o halka ait bir parça olarak benimsendi. Ve onları benimseyen halklar tarafından, etnik karakter uygulamalarına maruz kaldılar. Bazıarı din birliğine bazıları da etnik birliğe kadar vardılar. Yunanlılar, onların din değiştiren Anadolu Selçuklu Sultanı Keykavus ile Balkanlara göç eden Küçük Asyalı Rumlar olduklarını söylediler. Anadolu’da da Türkçe konuştukları için, Türkçe konuşmaya devam ettiler. Türkler ise başka bir teori geliştirerek onların Ruslar tarafından Hristiyanlaştırılan Gök-Oğuzların çocukları olduklarını söylediler. Ama Türkler başka bir ortak noktaya da sahipler. Çünkü Gagavuzların konuştuğu şive Anadolu Türkleri’ne en yakın şive. Yunanlılar ile Türkler didişedursunlar bu konuda, ama Ruslar boşluğu, Gagavuzlar üzerinde dini bir otorite ile dolduruyorlar. Sanıyorum ki, bir İslam Birliği tamamlama çabalarında olan Türkiye, Gagavuzlarla pek ilgilenmiyor. Yunanistan ise ekonomik sorunlarla boğuşuyorken, Gagavuzları unutmuş gibi. Ayrıca, iki halktan herhangi biri eskiden Gagavuziya’ya verdikleri değeri şimdi vermiyor. Bunun bir sebebi de küreselleşme olabilir. Sonuçta, büyük ihtimalle Gagavuzlara yeni kültürlerini öğretecek olan unsurlar, Rusya ve Rus Kilisesi olacaktır.

Τετάρτη 22 Ιουνίου 2011

Türkler neden Yunanistan’ı ziyaret etmeli?! Γιατί ο Τούρκος πρέπει να επισκεφθεί την Ελλάδα;!




Yunanistan, Türk halkı için gerçekten ziyarete değer yerlerden biri. Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen bağlarımızdan tutun, yine Osmanlı’dan kalan bir çok yapı bizleri Yunanistan’ı ziyaret etmeye itiyor. Tarihi yapıların dışında bize bu kadar çok benzeyen tek halk olması da bizi buralara çekiyor! Özellikle Kuzey Yunanistan’daki mübadillerle karşılaştığınız zaman çoğunuza dedelerimizden bir şeyler hatırlatıyor. Yunan halkı bizim gibi misafirperver bir halk. Misafir olduğunuz yerde yediğinizin içtiğinizin parasını size ödetmezler! Ödemeye yeltenseniz bile sizi devre dışı bırakıp kaşla göz arasında hesap meselesini kapatırlar! Yunanistan’a Türk olarak ziyarette bulunmak, bir İngiliz’in ziyaretinden daha çok anlam taşıyor. Hele bir de bizim oralardan insanlarla karşılaştıysanız vay halinize. Bir kahve içmeden bir tatlının tadına bakmadan dışarı adımınızı atamazsınız! Atmaya kalkışırsanız ev sahiplerinin çığlıkları ile karşılaşırsınız. Bizdeki gibi aynı! Anneniz evinize gelen yabancı bir misafiri ülkesine dönmeden beş kilo almasına sebep oluyor. Mesela bir örneği size şöyle açıklayabilirim:


Evime bir Yunan tanıdığım geldi ve sofraya oturduk hep beraber. Annem misafirin tabağını doldurmaya başladı. Biraz zaman geçtikten sonra annem bana:

- “Sor bakalım yemeği beğenmiş mi?” dedi.

- “Σου άρεσε το φαγητό; Yemeği beğendin mi diye soruyor annem!”

- “Ναι! Μου άρεσε πολύ! Evet çok beğendim!”

Ben de anneme “Evet çok beğenmiş!” dedim. Annem de:

- “Aaa! Utanıyor mu? Dur biraz daha koyayım!” dedi.

Olay bu işte! Biz neysek, Yunanlılar da öyle! Misafirperver, sıcak kanlı kısacası bizim gibi!

Mesela Yunanlı bir Türk gördüğü zaman şöyle söylüyor : “ Aaa ne kadar da çok bize benziyorlar!” . Aynı tepkiyi Türk te şöyle veriyor : “ Aaa aynı biz!”

Yunanistan’ı ziyaret etmek için çok sebebimiz var! Herşeyden öte yüzyıllarca beraber yaşadık ve bunun izlerini bugün bile yaşıyoruz! Aynı şarkılarla eğlenip, aynı hüzünleri paylaşıyoruz! Hadi gelin sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi paylaşalım! Beraber güzel zaman geçirelim!

Σάββατο 9 Αυγούστου 2008

Hem Uzak Hem Yakın... Ver elini Yunanistan....

Kulağımda Yunanca müzikle birlikte yeniden aklımda canlanan Yunanistan yolculuğumu sizinle paylaşmak istedim… 11 Ocak Perşembe 2007 akşamı saat 20.00’de yola çıkan tren beni ilk defa uzaklara taşıyacaktı. Yurtdışına ilk defa çıkacaktım( Kıbrıs’ı Saymazsak) ve küçüklüğümden beri ilk tercihim Yunanistan’dı. Zaman içerisinde Yunanca öğrendim ve internet aracılığı ile oradan çok insanla tanıştım.Bir kısmı buraya gelmişlerdi ancak ben henüz gidememiştim. Bir gün bana da nasip oldu ve bir akşam Yunanistan yolculuğum başladı. Hayatımda trenle ilk defa uzun yolculuk yapıyordum. Sirkeci’den kalkan tren ilk önce Topkapı Sarayı’nı selamlıyor.Sonra sırasıyla Aya Sofya, Sultanahmet ve Küçük Aya Sofya’yı selamlayıp Yunanistan yolunda ilerliyor. Yüreğim yerinden uçacakmış gibi kanat çırpıyor. Türkiye sınırına vardık. Pasaportlarımızı verdik ve beklemeye koyulduk. Yunanistan birkaç dakika ötemizde ! Pasaportlarımızı aldık ve tren yeniden yolculuğa koyuldu.Meriç Nehri’nin üzerinde bir köprüden geçti tren. Köprünün direklerinin yarısı Şanlı Bayrağımızın simgelerini taşıyor diğer tarafıda Komşunun Bayrağının sembollerini içeriyor… Ne güzel bir birliktelik… köprüyü geçtikten sonra 5 dakika içerisinde Yunan sınırındasınız. Farklı bir yerde olduğunuzu anlıyorsunuz. Birden yüreğinizde anlam veremediğiniz bir cızlama oluyor.Aslında tamamen psikolojik bir durum. Yoksa memurlar kaba değil tersine çok kibarlar ve Türkçe bile konuşanları var. Artık Selanik’e doğru yol alıyorsunuz… Bizim trenimiz biraz gecikmeli olarak Selanik’e vardı.Ve bir bakıyorum hiç yabancılık çekmiyorum. Yazıları okurken kendi dilim gibi okuyorum.Zira Yunanca konuşmayı da biliyorum. İnsanlar deseniz bizim gibi.Esmeri, beyaz tenlisi . Bizim gibi sıcak kanlı… Bir tanıdığım karşıladı beni. Oradan ilk olarak Atatürk’ün evine götürüyor beni. Oradan da Selanik’in en büyük kiliselerinden olan Aya Dimitri’ye ( Agios Dimitrios) gidiyoruz. Buradan bazı tanıdıklarımın ricaları üzerine mumlarını yakıyorum orada.Ve kendim içinde…Çıkıp Selanik’in Yedikulesine gittik. Değişik bir ortam. İstanbul veya İzmir kokuyor.Ve tepedeki bir manastır Olan Vlatadon manastırına gidiyoruz. Okul gezileri düzenleniyor. Ufacık çocuklar geçmişlerini yakından görüyorlar. Ve Selanik sahiline iniyoruz kahve içmeye.Orada da Lefkos Pyrgos’u görüyorum ve çok duygulanıyorum ama hala Yunanistan’da olduğuma inanmıyorum.Kahvelerimizi yudumluyoruz. Oradan birkaç arkadaşa uğrayıp sürpriz yaptık ve hepsi orada olduğuma çok sevindiler.Tabi ki bende! Beni karşılayan arkadaşımın evine gittik.Eşi ve çocukları çok sıcak karşıladılar beni. Eşi elleri ile yemekler yapmıştı ama ilgincime giden tek şey öğlen yemeğinde şarap içmemiz oldu. Bir süre evde oturduk ve onlara getirdiğim hediyeleri verdim.Çocukları ile Yunanca konuşmak çok hoşuma gitmişti. Sonra evin 2 büyük çocuğu İngilizce kursuna gittiler bizde ufaklığı alıp bir alış veriş merkezine gittik. Ve ben hala İstanbul’da sanıyorum kendimi. Orada kahve içtik. Fincanları bize göre daha büyük. Ve alışveriş merkezinin ortasında büyükçe bir kilise var.(Bu arada biraz ara verip bir Yunan Kahvesi yaptım kendime) . Eve dönüyoruz ve Serres’den(Serez –Selanik’e 1.5 saat uzaklıkta bir şehir.) bir arkadaşım geliyor. Hep beraber bir tavernaya gidiyoruz. 10 kişi toplandık orada ve akşam saat 22.00! Reçina içiyoruz(Çam sakızı aromalı beyaz şarap) ama ben felaket yorgunum. O gece günlük yazdım ve uyudum.Diğer gün motosikleti olan bir arkadaşım beni aldı ve Serres’e gittik. Orada ki arkadaşımın evine gittik.Öğlen yemeği+ev yapımı kırmızı şarap ve benim uykum var. O akşam oradaki arkadaşımın abisinin tavernasına gidiyoruz ve arkadaşlarım orada bir bir müzik sistemi oluşturuyorlar.Biri Buzuki biri Org çalıyor. Ve 25 kadar tanıdığım benim için orada toplanıyorlar. Hepsini tanıyordum ama bir kısmını ilk defa görecektim. Reçinalar su gibi akıyor. 10 şarkı Yunanca ise 15 şarkı Türkçe. Oyunlar oynuyoruz… Şarkılar söylüyoruz… Ve o gece büyük bir gurur yaşıyorum. O Gece arkadaşımda kalıyorum.Diğer gün köyünde gezdiriyor beni.Bir bayanın evine götürüyor beni. Kyria Vula’nın( Bayan Vula) evine…Türkiye’den geldim diyorum “Benimkiler Kayseri taraftan” diye ekliyor. Yarı Türkçe yarı Yunanca konuşuyoruz. Çikolata ve kızılcık likörü ikram etti.Oradan da Selanik’te evinde kaldığım arkadaşımın kayınvalidesine gittik. Kadayıf ve bazı tatlılar ikram etti. Oradanda Serres’de evinde kaldığım arkadaşımın kuzenine kahve içmeye davetliydik.Ve birkaç arkadaşımda orada bulunlar.Kahve eşliğinde elmalı, uzolu(Yunan rakısı) bir tatlı yedik . Ressam olan arkadaşımın kuzeni bir tablo hediye etti bana. Oradanda bir başka köye bir başka tanıdığa davetliyim arkadaşlarımla birlikte. Bir kahvenin 40 yıl hatırı olduğunu ilk defa orada gördüğümü belirtmem de fayda var diye düşünüyorum. Diğer köydeki tanıdıklarımın evine davetliydik.Bir sofra hazırlanmıştı ki tarifi yapılamaz. Kuşu sütü eksikti ama Tavşan eti tamamdı . Koca bir masa. Yaklaşık 13 kişi varız. Öğlen yemeği ve biz yine şarap içiyoruz. Oradaki arkadaşım bir şey anlattı herkese “ 2 sene Almanya’da kaldım, 4 sene Bulgaristan’da yaşadım.Bütün arkadaşlarımı evime getirdim misafir ettim ama herhangi biri bir kahve için bile beni evlerine davet etmediler. Ama bu çocuk (beni gösteriyor) , dün bizi tanıdı ve bugün evine davet etti kahve içmemiz için!” Ve benim yanaklarım kızarmış şekilde onları dinliyorum. O arkadaşım benim için evinde bir bölüm ayarlamış ama maalesef kalamadım.Çünkü Selanik’e dönmek gerekiyordu. O akşam Yine Serres’de ki arkadaşımın evinde toplandık bir Türk Kahvesi içmek için ( İstanbul’dan bol bol kahve götürmüştüm.) . Ve orada kahvelerimizi yudumlarken resimler çekildik. Ve gerçekten ne kadar şanslı olduğumu orada anlamış oldum. Arkadaşlarım her gün 2-3 defa ailemi aratıp durumumu belirtmemi istiyorlardı. Sonra o gece Selanik’e döndük.O akşam hemen hemen 2 şişe şarap içip uzun uzun dertleştik. Kardeşlerden daha yakın gibiydik… Diğer gün eski firmamdan patronum olan Dimitri Beyi görmeye gittim birkaç arkadaşımla birlikte.Bizi aldı bir tavernaya götürdü.Selanik sahilinde. Güzel bir zaman da orada geçirdim.Akşam üzeri bazı arkadaşlarımla Selanik Sahilinde yeniden buluştuk ve ben yine garsona “ Ena Elliniko sas parakalw! ( Bir Yunan Kahvesi Lütfen)” dedim. O akşam yani Selanik’te ki son gecem de evinde kaldığım arkadaşımın kız kardeşi evine davet etti.Orada yeğenleride davetli idi. Ve Hayatımda ilk defa canlı olarak kemençeyi orada dinledim. Diğer gün, yani son günüm tek başıma gezebildiğim tek gündü. Bir başka arkadaşımla buluştum. Ladadika ( yağcılar) denen bir bölgede yemek yedik. Gezdik.Atatürk’ün evine son defa gittik. Bazı kiliseleri gezdik ve bir çok Osmanlı yapısınıda keşfetmiş olduk…Bir çok Bizans Kilisesine tarihsel yolculuklar yaptık.Aristotelus Meydanında yeniden buluşmayı diledik… Artık Selanik’teyim dediğim bir anda dönme vakti geldi. Ve Tren garında arkadaşlarımla vedalaşıp ülkeme yeniden yol aldım. Diğer günde İstanbul’da bu bocalamayı yaşadım… Ama ne olursa olsun hayatımın en güzel tatili idi. Ben S.... o zaman 21 yaşımda idim ve bu insanların en küçüğü 32 yaşında idi. Ama Tatilin içeriğini umarım güzel anlatmışımdır… Sevgilerimle …