Kulağımda bir Girit şarkısı olan San Eixes allo stin Kardia (Sanki kalbinde başkası var) şarkısının hüzünlü nağmeleri yankılanırken aklıma gelen bir cenazenin anılarını yeniden yaşamaya başladığımda O’nunla ilk tanıştığımız anlara doğru yol alırken, kalbimin derinliklerinde beni bekleyen bir insanın, hayatımda yer alan en güzel anılardan bazılarını bana yaşatacağını aklımın ucundan bile geçiremezdim… Zaten hayat böyle hep tesadüf der kurtuluruz ya bu o türden değildi… Birileri onları duymamı bekliyordu ve ben de onları hayatımın bir köşesinde beni bekliyorken buluverdim… Horop (Hripsime) Yaya (nine) gibi… Almanya’da yaşayan torununun beni internetten bulup Yayası ile tanıştırması hayatıma ayrı bir renk getirip ona ayrı bir süsleme yapmıştı… Ve Almanya’da ki arkadaşımın yönlendirmesi ile 5 dakika uzağımda olan yayasına yol alırken bilgisayarımı da yanıma almıştım, torununun gönderdiği resimleri göstermek ve yine torunundan gelen birkaç satırı kendisine okumak için… Torunu kendisine benim geleceğimi bildirmiş ve onu haberdar etmişti… Ancak ben oraya gittiğimde yaşayacağım sürprizden haberdar değildim… “Geldi işte! O geldi! Torununun arkadaşı geldi!” diye bağıra bağıra Horop Yaya'yı haberdar etti Madam Vaso, Rum komşusu… Sarılmalar, ağlaşmalar, duygusal anlar vs… Sanki 5 dakika öteden gelen ama yıllardır beklenen bir yolcu gibiydim… “Torunum seni haber etti oğlum! Hoş geldin! Kahveni nasıl alırsın?” 90’nın üzerinde ki Hripsime yayanın ilk sorusuydu onunla karşılaşmamızın ardından… Derken kendisine gelen mektubu okuyup, resimleri gösterince akan gözyaşlarının sebebini anlayacak kadar ortama ayak uydurabilmiştim ve ben o zaman daha 20 yaşımda bile değildim… O günden sonra Hripsime Yaya hayatımın bazı anlarında mola verip bir kahvesini içtiğim, kendisini ziyaret etmekten mutluluk duyduğum bir durak haline geldi… Haftada bir defa kendisini ziyaret ederdim… Veya birkaç haftada bir… O da benim yolumu hasretle bekler ve mutlaka bana bir orta kahve ikram ederdi. İkram etmezse kendisini iyi hissetmezdi… Gittiğimde mutlu olur ve başından geçen olayları anlatırdı… Kaybolan 2 çocuğunu, bunlardan birini 50 sene sonra buluşunu, diğerinin ise hala kayıp olduğunu, Beşiktaşlı eşini, her içki içişinden sonra yediği dayakları, iş hayatını, eşinden boşanmasını, kızkardeşi ve diğer kardeşlerini, anasını ve babasını, duvarlarında varolan siyah beyaz resimlerini, boşandıktan sonra Halıcıoğlu'nda ki yatılı Ermeni okuluna ayrıldığı kocasından gizli gidip kaybolmadan evvel çocuklarına baktığını ve yüzlerce anısını… Zaten çocuklarını kaybetmesi gerçekten hayatının bir kısmının çökmesi olmuş... Aşırı içki içen eşinden ayrıldıktan sonra, 2 oğlunu eşi , 2 kızını da kendi almış... Sarkis Efendi, oğullarını Halıcıoğlu'nda ki yatılı Ermeni okuluna vermiş. Ve Hripsime (Mahallede ki herkes Horop derdi) Yaya da eski eşinden gizli okula gider oğullari ile hasret giderir ve onlara hediyeler götürürmüş... Bunu öğrenince Sarkis Efendi sinirlenip çocuklarını o okuldan alıp eve kilitlemiş. Ve çok zaman geçmeden Sarkis Efendi alkol komasından terk-i dünya eylemiş.Fırsat bu fırsat çocuklar da evlerinden kaçıp annelerine gitmek için yollara düştülerse de , o günden sonra ise çocuklardan haber alınamamış... Biri dışında... Tabi bu konuda da iddialar var... Ama dedikodu işte... 50 sene sonra Hripsime Yaya bir oğlunu Sakarya'da bulmuş... Tabi kendinden biri gibi değildi oğlu... Mahsun, sessiz ve kimsesiz buldular onu... Aynı zamanda kimliğinde de baba adı Sarkis, ana adı Hripsime yazmasına rağmen kendi adı Ali idi... Ali dayı da bir sır küpü gibiydi...Hiç konuşmaz ve eskiden hiç bahsetmezdi... Ne abisi Nubar'dan, ne de yaşadıklarından... Herkese küskün ve dargındı... Aslında kimse onunla nasıl konuşması gerektiğini de bilmiyordu... Bir çocuktu o... Annesinin gölgesini bulan ve ona sığınan... Ali dayıyı ilk bulduklarında bütün aile bayram etmiş... Hripsime Yaya özellikle... Ancak Müslüman olan Ali Dayıyı , Sakarya'da etrafında ki molla takımı bir güzel dolduruşa getirip, annesine de zorla Kelime-i Şehadet'i söyletmeye razı etmişler... Yoksa zavallı Ali Dayı onu bile düşünemezdi... Derken Ali Dayı İstanbul'a annesine geldiği bir gün, zavallı kadının boynuna saldırıp zorla ona Kelime-i Şehadet'i söyletmeye çalışmış. Zavallı Hripsime Yaya da söylemiş ve oğlu o zaman bırakmış annesini. Ali Dayı ile (Esas ismi Kris idi ama bu ismi kabul etmiyordu) bir gün konuşurken , abisinden bahsetti... İsmi Ahmet'miş... Kastamonu taraflarında bir yerlerde imiş... Galiba evlenmişte. Çoluk Çocuğu da olmuş. Ama ölmüş mü yaşıyor muymuş bilmiyordu... Belki biliyordu da söylemiyordu... Ama konuşmak istemiyordu... Son olarak Hripsime Yayayı 2007 yılının sonbaharında iyice yaşlanmış olduğundan dolayı Yedikule Ermeni İhtiyarhanesi'ne yatmış olduğunu duydum… Hüzünlendim… Kalbim kırıldı… Evinin camına baktığımda dolan gözlerime söz dinletemedim… Ama ziyaretine de gidemedim… Onun İhtiyarhaneye gidişini içime sindiremedim… Sanki evinde idi yine… Beni bekliyordu… Bir orta kahve ikram etmek için oraya gitmemi ve kapısını yine eskisi gibi tıklatmamı bekliyordu… Ama olmadı… Gidemedim son bir ziyaretine… Zaten o da benim ziyaretimi bekleyecek durumda değilmiş… İhtiyarhaneye gittikten sonra yatağa düşmüş… Yaşama hevesini yitirmiş… 2 ay sonra da vefat etti zaten… Umutsuzluktan… Bir arkadaşım bana onun vefatını bildirdiğinde şok olmuş ve gözlerimden akan 2 damla yaşa aldırış edememiştim… Kasım 2007 de bir Cumartesi Ermeni Patrikhanesi'nden kalkacak cenazesine gitmeden sürekli dinlediğim “San eixes allo stin Kardia” şarkısı ondan bana kalan ölümsüz bir hatıra oldu… Ve birkaç ses kaydı… Kilisenin kapısından içeriye girdiğimde de beni yine karşıladı… Etrafında yanan iki mumla… Ve yine o şefkatli yüzüyle… Tabutunun yanına gidip tam baş ucuna iki kırmızı gül bırakıp başkaları anlamasın diye Yunanca konuşup veda ettim… Ve cenaze törenine yakışır ağıt gibi dualar ve ilahilerden sonra mezarlığa da beraber gittik… Kiliseden çıkarken oğlu şunu söylemişti : "Önceden bizi bir araya getiren bir annemiz vardı... Şimdi O da yok!Bir daha kim bizi bir araya getirecek?" Üzülmüştüm... Kendi annemi düşündüm o anda... Başkalarının annelerini de ... Ancak birkaç defa tabut açılıp yakınlarına cenazenin gösterilmesine rağmen yayam benim ona verdiğim iki gülü bırakmadı… Mezarlığa ilk girenlerden biri bendim… Ve karşımda hiç ummadığım bir sürpriz buldum… Kızı Silva'yı… Almanya’dan henüz gelmiş ve direkt mezarlığa gitmişti belki annesini son defa görebilir umuduyla… Ve bende yayamı son defa orada gördüm… Beyaz bir mendille kapatılmış yüzünü açtıklarında yayama son bir öpücük kondurup mezarına indiren insanlardan biri de bendim… Tabut toprağa tam inmeden dizlerim titrediğinden bir anda mezarın içine düşeceğimi hissettim… Kötü bir durumdu… Ama bıraktığım iki gül de hala başında idi… Yayam son hediyeme hayır demedi… Ve şimdi de beni bekliyor… Başında 2 dua okuyup 1 güllük yakmam için…
Σάββατο 3 Νοεμβρίου 2018
Δευτέρα 27 Οκτωβρίου 2014
Türk Aile Yapısının Çocuklarda Yarattığı Bencillik
Türk ailelerinin çoğunluğunda var olan bir olgu vardır ki bu çocuklar üzerinde bencillik veya aşağılık duygusu yaratır. Sosyolojik açıdan baktığımız zaman bu toplum içinde sessiz bir savaş olarak olarak yaşanır. Mesela en basitinden bir örnek verelim. Bir anne veya baba cocuğunu başkalarının çocuklarıyla karşılaştırırken aslında çocuğunda derin bir yara oluşturduğunun farkına varamaz. Ama bu davranışın, çocuklarında bir kamçı etkisi yaratacağını düşünür. Bu her zaman böyle midir? Diğer taraftan bir anne veya baba çocuğunun başka çocuklardan daha üstün olduğunu hissettirirken ve bunu desteklemek adına çocuklarını diğer çocuklardan soyutlarken onun bir bencillik duygusu içine girmesini neden algılayamaz? Ve bir gün bu çocukları yan yana getirdiğinizde birbirlerine olan davranışlarında bile komplekslerin kaynağının ailelerden kaynaklandığını hissedebilirsiniz. Çünkü anne babalar çocuklarını ya başkalarının çocuklarıyla karşılaştırarak ezerler ya da çocuklarının diğer çocuklardan üstün olduklarını vurgulayarak onları kompleksli yaparlar. Ve bu çocuklar da her zaman birbirlerine uzak olur. Kendi hayatımdan bir örnek verebilirim. Bir arkadaşımın anne babası onu bir hayat yine kendi yaşıtı bir arkadaşıyla karşılaştırarak onu hep ezerlerdi. Arkadaşının annesi de çocuğunu yere göğe sığdıramazdı. Ama pratikte arkadaşımın eli 18 yaşında ekmek tutmaya başladı. Karşılaştırıldığı arkadaşının da onca başarısı, yüksek lisansları, yurt dışı eğitimleri ve sonuçta bir iş başaramamasına ve 29 yaşında hayatında ilk defa çalışmasına ve çok fazla zorluk çekmesine sebep oldu. Bu defa dengeler değişti ve karşılaştırmaların dengesi sarsıldı. Yani dünün güçlüleri dünün zayıflarını ezdi. Ama dünkü güçlüler bugünün zayıflarını. Dünkü zayıflar da bugünün güçlüleri. Oyuncular yer değiştirdi ama oyunun kuralları değişmedi. Uzun lafın kısası ( veya dedelerimiz dediği gibi kıssadan hisse ) çocuklarınızı mesafeli büyütmeyin. Saygı duymayı ve sevmeyi öğretin. Aralarına mesafe koymayın. Çocuklarınıza bencilliği öğretmeyin. Zira bugünkü dünyadan şikayet eden bizler, düzgün nesil yetiştirememenin hatasının kaynağıyız.
Αναρτήθηκε από gezginimben στις 2:06 π.μ. 0 σχόλια
Ετικέτες aile, anne, anne baba, anne baba hataları, baba, bencillik, children, çocuk büyütmek, çocuklar, cocuklar egoistlik, ebeveyn, ebeveyn hataları, eski, eski nesil, yeni